20 Haziran 2014 Cuma


Ütopya Ve Distopya

Ütopyalar, düşünürlerin ideal düzen arayışları ekseninde karşımıza çıkan önemli felsefi uğraklardır. Ütopya -Yunancada hiçbir yer anlamına gelir- eşitlik, adalet ve özgürlük gibi ilkeler temel alınarak tasarlanmış, gerçekleşmesi mümkün olmayan, mükemmel bir toplum biçimini ve siyasi yönetim tarzını ifade eder. Bunlar, toplumsal düzenin yozlaştığı ve bireylerin gereksinimlerinin karşılanmasının mümkün olmadığı zamanlarda, toplumsal bozuklukları ve haksızlıkları gidermenin yollarını ve insanlara başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermek adına kurgulanmışlardır. Bunun nedeni, insanların karmaşa ya da düzensizlik içinde yaşamalarının imkansız olduğunun fark edilmesidir.

 

Bu bağlamda, Platon’un ünlü eseri Devlet ilk ütopya örneği olarak kabul edilir. Platon, eserini birbiriyle bağlantılı üç öge üzerinden kurgulamıştır: Baş, göğüs ve karın. Bu bölümlerin her biri, bir erdeme karşılık gelir: Baş akla, göğüs iradeye, karın da haz ya da arzuya. Akıl, bilgeliğe ulaşmaya çalışır; irade, cesaret gösterir; arzu da, insanın ölçülü olması için denetlenir. Bu bölümler, uyumlu olarak hareket ettiklerinde, bütünlüklü bir insan ortaya çıkar. Diyaloglar şeklinde yazılan ve 10 kitaptan oluşan Devlet’te de, baş kısmı, devleti yönetmesi gereken bilgeler tarafından; göğüs, cesur bekçiler tarafından ve karın da tüccarlar tarafından oluşturulur. Nasıl bölümlerin uyumuyla bütünlüklü, sağlıklı, ılımlı bir insan ortaya çıkıyorsa; herkesin yerini bilmesi ile de ideal ve adil bir devlet düzeni ortaya çıkar.

 

İslam coğrafyasında karşımıza çıkan Farabi’nin el-Medinetü’l Fazıla adlı eseri ise Platon’un Devlet’ine benzer bir yapıya sahiptir. Farabi’nin eseri, İslam teolojisiyle uyumlu olarak, tanrının sıfatlarının açıklanmasıyla başlar, çünkü eser, birincisi ontoloji, ikincisi siyaset felsefesi olmak üzere iki bölümden oluşmuştur. Birinci bölümde, tanrı ve insan hakkında fikirler açıklandıktan sonra; ikinci bölümde, ideal devletin niteliği anlatılmaya başlanır. Farabi’ye göre, erdemli toplumun ya da devletin, sadece bir şekli vardır; bu da ahlaki erdemleri ilke edinmiş, işbölümü ve sosyal dayanışmanın en mükemmel düzeyde gerçekleştiği, hukukun ve sosyal adaletin tam olarak uygulandığı ve bilgelerin başta olduğu bir yapıdır.

 

İdeal devlet düzenine ilişkin örnekler ortaya koyma girişimi, bu düşünürlerden sonra, Rönesans döneminde yeniden canlanmıştır. Rönesans’ta artık insanlar, sadece öte dünyada mutlu bir yaşantıyı değil, bu dünyada da mutlu olmayı istemişlerdir. Başlangıçta ütopyalar, “Hıristiyan Rönesans’ının Programı” olarak ilan edilmiştir. Evrendeki her şeye yönelik yenilikçi bir bakış açısının egemen olduğu dönemde, ütopya terimi, ilk kez Thomas More tarafından, üzerinde ideal bir mutluluk yönetiminin bulunduğu, hayali bir adanın adı olarak kullanılmıştır. More’un Utopia’sını (1516) yazmasında, İngiltere’nin toplumsal ve ekonomik sorunlarının artması etkili olmuştur.

 

Bu dönemde İngiltere’de, tarım alanları kapatılmış ve koyunculuğun geliştirilmesi için otlaklara dönüştürülmüştür. Bunun sonucunda, işsizlik ve hırsızlık artmıştır. Bu olumsuzlukların olmadığı bir yer olarak tasarlanan Utopia, sınıfsız bir toplumu öngörür ve toplumsal düzenin sağlanması için özel mülkiyetin ortadan kaldırılması gerektiğini savlar. Burada, para yoktur, insanların temel gereksinimleri ücretsiz karşılanır, herkesin kendini geliştirmek için boş zamanı vardır. Adada, günde 6 saat çalışılır ve geri kalan işleri ellerinde silah varken yakalanmış olan savaş esirleri yaparlar. Sıkı bir eğitimden geçtikten sonra, herkes yönetici olabilir. Dönemin olumsuz koşullarına karşı bir alternatif sunan bu eser, hem Platon’un ideal düzen geleneğinin bir sürdürücüsü olmuş, hem de daha sonraki eserler için bir örnek teşkil etmiştir.

 

Bunun ardından yazılan bir diğer ütopya örneği de Tommaso Campanella’nın kaleme aldığı Güneş Ülkesi’dir (1602). Campanella’nın yaşadığı yıllar, İtalya’nın siyasi birliğini tamamlayamamış olmasından dolayı, İspanya’nın burada üstünlük kurmaya başladığı bir dönemdir. Dini bir eğitimden geçerek Dominiken tarikatına mensup olan düşünür, daha sonra felsefeye yönelmiş ve bilgisini arttırmak için İtalya’yı dolaşmaya başlamıştır. Bu sırada, İspanya sömürüsüne ve İspanyol engizisyonunun baskısına şahit olup İspanyollara karşı bir ayaklanma girişimine katılmıştır. Bu ayaklanma nedeniyle tutuklanıp 27 yıl hapishanede kalmış ve eserini de burada yazmıştır. Kitapta işlenen, bilim ve felsefenin egemen olduğu ülkenin başında, hem filozof hem de rahip olan bir hükümdar bulunur.

 

Yönetimde kendisine güvenlik bakanı Pon, din işlerinden sorumlu bakan Sin ile aşk ve sağlıktan sorumlu bakan Mor yardımcı olurlar. Kitapta, eğitimin önemine vurgu yapılır. Campanella’ya göre; bütün kötülüklerin kaynağı aile olduğu için Hint okyanusunda bir ada devleti olan Güneş Ülkesi’nde çocuklar doğar doğmaz ailelerinden alınır ve devlet tarafından iyi bir yurttaş olmaları için eğitilirler. Ailelerini tanımayan ülke yurttaşları, günde 4 saat çalışır, geri kalan zamanlarında güzel sanatlarla uğraşır ve ibadet ederler. Burada özel mülkiyet yoktur, her şey devletin mülkiyetindedir ve birlikte üretilen her şey, birlikte tüketilir.

 

Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’i (1624) ise hem siyasi nitelikte argümanlara sahip olmadığından Platon’un Devlet’inden, hem de ekonomik uygulamalara yönelik bir içeriği olmadığından More’un Utopia’sından oldukça farklıdır. Yeni Atlantis, Bacon’ın Novum Organum (1620) adlı eserinde ortaya koyduğu bilim anlayışının, ideal bir devlet düzeninin oluşturulmasındaki uygulanışı gibidir. Dönemin koşulları itibariyle bilimsel etkinliklerin yükselmesi ve “Bilgi, güçtür.” söylemi çerçevesinde şekillenen doğaya egemen olma arzusunun ön plana çıkması bu eserin yazılmasında itici güç olmuştur. Eserdeki Ben Salem halkının ahlakı ve töreleri üzerine anlatılanlar, daha çok kişisel bir ideal ve imgelemin ürünüdür.

 

Colombus ve Gutenberg’in heykellerinin dikildiği Ben Salem, Pasifik okyanusunda, Peru yakınlarında, gizemli bir bölgedir. Mürettebatı Avrupalılardan oluşan bir gemi yolunu şaşırıp buraya geldiğinde, adanın sakinleri onları mutlulukla karşılayıp, bu kafası karışık insan sürüsüne, bilim dolu bir yaşantının güzelliklerini anlatmaya koyulurlar. Adanın bilimle ilgilenen sakinleri, Salomon House (Süleyman’ın Evi) adlı bilim kurumunda bir araya gelerek doğayı inceler ve bilimin yönteminin ne olması gerektiğini tartışırlar. Bu eserde de görüldüğü gibi düşünürler, dönemlerinin sorunlarına karşı birer çözüm niteliğinde oluşturdukları ütopyalarında, kendi bakış açılarıyla hayal güçlerini harmanlayarak düzene karşı bir almaşık sunarlar.

 

Platon’un Devlet’inden Bacon’ın Yeni Atlantis’ine kadar, toplumsal koşullardaki değişime koşut olarak oluşturulan ütopyalar, hep olumsuz gidişata karşı yeni bir yapılanmayı işaret etmişlerdir. Ancak Yeni Atlantis’in ardından, bu gelenek karamsar nitelikteki eserlerin yazılmasıyla dönüşüme uğramıştır. Rönesans, Reform, Bilimsel Devrim ve Aydınlanma gibi aklın ve bilimin ön plana çıkmasıyla sonuçlanan girişimler, bazı düşünürlerin zihninde olumsuz çağrışımlar yaratmıştır.

 

Bilimin ve teknolojinin ilerlemesinin her zaman olumlu sonuçlar doğurmayacağına inanan düşünürler, artık bu etkinliklerin zararları üzerinde durmaya başlamış ve eserlerini bu doğrultuda kurgulamışlardır. Ütopyaların karşısına distopyaları çıkaran yazarlar, aynı zamanda bilim kurgu ve fantastik türlerinde edebi eserlerin oluşmasına da öncülük etmişlerdir. Distopya, ilk kez John Stuart Mill tarafından kullanılan bir terim olarak, kötü, hastalıklı, anormal bir yeri imler. Burada, ütopik toplumun bir antitezi sunulmaktadır ve bu da totaliter bir devlet modeli ile karakterize edilir. Krishan Kumar Modern Zamanlarda Ütopya ve Karşı Ütopya adlı kitabında, karşı ütopyayı kakotopya olarak Jeremy Bentham’ın icat ettiğini, daha sonra distopya terimi ile Mill’in sürece dahil olduğunu söyler.

 

Bilim ve teknolojinin zararları üzerine kurgulanan distopyalardan ilki olarak Rus yazar Yevgeni Zamyatin’in Biz (1924) adlı romanı kabul edilir. Biz’i, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya (1932) adlı romanı izler. Bu türün en çok bilinen örneği, big brother kavramını hayatımıza sokan George Orwell’in 1984 (1948) adlı romanıdır. Sonrasında Ray Bradbury tarafından Fahrenheit 451 (1953) yazılmıştır. Bunlar, totalitarizmin egemen olduğu bir dünyayı tasvir eder ve çoğu sinemaya uyarlanmıştır.

 

Distopyaların ortak özelliği, toplumları gelecekte bekleyen tehlikeleri göstermeleridir. Bu tehlikeler, makineleşen bir toplumda insanın duygu, düşünce ve değer sistemlerinin yok olup gitmesi, insan özgürlüklerinin ve demokratik hakların kurulacak despotik bir devlet tarafından yok edilmesidir.

 

Ütopya ve distopyaların benzerlerine Doğu toplumlarında da rastlamak mümkündür. İbn Tufeyl’in Hayy Bin Yakzan adlı romanı, insan eli değmemiş doğada, sadece fıtri (doğuştan) aklın yönelişleri sayesinde bir insanın neyi başarabileceğini anlatan bir kitap olarak, hem bir ütopya örneği hem de Robinsonad ya da Adasal roman türünün ilk örneklerinden biri şeklinde benimsenmiştir. Sadi Şirazi’nin Bostan adlı eseri ise, toplumsal düzenin, eskiye dönüşle sağlanacağı konusunu işler. Tanzimat döneminde, Prens Sabahattin’in yazdığı Türkiye Nasıl Kurtarılabilir? adlı kitabı, Avrupa’daki anlamıyla olmasa da Osmanlı Devleti’ndeki ilk ütopya örneklerinden biri olarak görülür.

 

Osmanlı Devleti’ndeki ütopya anlayışı, rüyalara dayanmaktadır ve gelecek tasavvuru, rüyalar üzerinden şekillenir. Bu dönemdeki yazarların aktardıkları rüyalar, sosyo-politik içeriklidir. Bu da mevcut düzenin baskısından kurtulmak amacıyla daha iyi yerin özlemini ortaya koyar. Bunların ilk örnekleri: Kılıçzade İ. Hakkı’nın Pek Uyanık Bir Uyku (1929), Celal Nuri’nin Tarih-i İstikbal (1913), Molla Davutzade Mustafa Nazım’ın Rüyada Terakki ve Medeniyyet-i İslamiyeyyi Ru’yet (1913) adlı eserleridir.

 

Ütopya örneği olarak kabul edilen diğer eserler: İsmail Gaspıralı’nın Darürrahat Müslümanları (1889), Tevfik Fikret’in Yeşil Yurt (1899), Hüseyin Cahit’in Hayat-ı Muhayyel (1898), Ziya Gökalp’in Turan veKızılelma (1914), Halide Edip’in Yeni Turan (1912), Mehmet Murat’ın Turfanda mı Yoksa Turfa mı? (1891), Ali Kemal’in Fetret (1913), Müfide Ferit Tek’in Aydemir (1918), Adalet Ağaoğlu’nun Serbest İnsanlar Ülkesi (1930), Yakup Kadri’nin Ankara (1934), Peyami Safa’nın Yalnızız (1951), Gülten Dayıoğlu’nun Işın Çağı İnsanları (1984), Ali Nar’ın Uzay Çiftçileri (1988) ve İlhan Mimaroğlu’nun Yokistan Tasarısı (1997) adlı eserleridir.

 

Distopya olarak kabul edilen eserler ise: Adam Şenel’in Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı (1968) ve Ozmos Kronos (1993), Çetin Altan’ın 2027 Yılının Anıları (1985), Buket Uzuner’in Balık İzlerinin Sesi (1992), Sabri Gürses’in Boşvermişler (1996), Zühdü Bayar’ın Sahte Uygarlık (1999), Alev Alatlı’nın Kabus (1999) ve Rüya (2001), Müfit Özdeş’in Son Tiryaki (1996), Tahir Abacı’nın Adı Senfoni Kalsın (2004), Cem Akaş’ın Olgunluk Çağı Üçlemesi (2001), Burak Özdemir’in Yıl 2202 (2002), Ayşe Sasa’nın Şebek Romanı (2004), Gülayşe Koçak’ın Topaç (2004), Zülfü Livaneli’nin Son Ada (2009) ve Oya Baydar’ın Çöplüğün Generali (2009) adlı eserleridir.