Öğrenci Köşesi/Fevzi Koç
27 Mart 2020 Cuma
bcghost3@gmail.com

Bireyin içindeki toplum
Sosyal bilimler içerisinde karşımıza sürekli olarak “toplum içinde birey’e” dair konular ve söylemler çıkar. Bireyin toplum içinde olan davranış, his, düşünce ve benzeri pek çok durumunu inceleyen bilim dalı ile karşılaşırız. Her zaman toplumun içindeki bireyi inceler ve onu değerlendiririz. Düşünülmesi gereken belki de bireyin içerisindeki toplumdur –zaten toplumları oluşturan temel yapı taşı topluluktaki bireylerin kendisi değil midir?- bireyin kendisini ‘toplum’ olarak atfetmiş tüzel kişiliğe nasıl baktığı önem arz etmemekte midir? Bu noktada toplumun ne olduğunu düşünmemiz gerekir.
Toplum; benzer düşünce, amaç, his, değer gibi olgulara sahip olan bireylerden oluşan bütün diyebiliriz. Toplumun kökeni ve benzer olguları seçen kişilerin kimler olduğu ise toplumu düşünme sonrası doğacak olan önemli bir sorudur. Toplumun kökeni bireyin kendisidir dememiz mümkündür. Doğduğumuz andan itibaren aile başta olmak üzere şehir, bölge ve ülke olarak adlandırdığımız topluluklara dâhil oluruz. Buradaki dâhil olmamız o topluluğun varlığını bizim varlığımızla kanıtlar. Birey olmaksınız toplumun olması mümkün değildir. Topluluklar bireylerin bir araya bilinçsiz gelmesiyle veya bazı durumlarda bilinç dâhilinde kurulur. Örneğin Türk Toplumu dediğimiz zaman bilinçsizce oluşan bir topluluktan bahsederken, Sarıyı Sevenler Topluluğu dediğimiz anda ise bilinçli bir şekilde oluşan bir topluluktan bahsetmiş oluruz.
Bilinçsiz oluşan toplumlarda ilginç olan bir olgu olarak toplumsal kurallar kavramı karşımıza çıkar. Bu kuralları bireyler kendi yaşadıkları dönemde bilinçsizce şekillendirir ve bazen yeni kuralları bir sonraki nesle aktarır. Birey kendi yaşadığı toplumdaki kural değişimlerini hissedemez bunu hissetmek sadece bir sonraki gelecek nesilde mümkün olacaktır ve o nesil de kendisinden sonraki nesle değiştirerek farklı bir toplumsal yasa bırakacaktır. İşin komik olan tarafı ise birey farkında olmadan koyduğu yasaya karşı gelmek istediği zaman dışlanır veya eleştirilir. Birey bu durumda oluşturduğu toplumdan uzaklaşır ve kendi koyduğu kuralı değiştirmek için ‘bireyselleşmek’ dediğimiz olguya bürünür. Bireyselleşmek bireyin farkında
olmadan yarattığı toplumda koyduğu kurallardan kurtulma çabası olarak görülebilir bu noktada.
Bireyselleşmeyi Zygmunt Bauman Bireyselleşmiş Toplum kitabında şu şekilde ele almaktadır: “Bireyselleşme fikrinin içerdiği şey, bireyin toplumsal karakterinin, atfedilerek, miras alınarak ve doğuştan kazanılarak belirlenme durumundan kurtulmasıdır: haklı olarak modern durumun en dikkati çeken ve yeni ufuklar açan özelliği olarak görülen bir bakış noktası. Özetlemek gerekirse, ‘bireyselleşme’ insan ‘kimliği’nin bir ‘veri’den bir ‘görev’e
dönüştürülmesinden ve aktörlere bu görevi yerine getirmenin ve bunun yaratacağı sonuçların (aynı zamanda yan etkilerin) sorumluluğunun yüklenmesinden ibarettir.” Birey olarak var olmayı başarabilmek adına yapılması gereken şey belki de Bauman’ın dediği gibi bazı belirlenmiş durumlardan kurtulmaktır. Var olmasını sağladığımız toplum içinde birey olmak yerine birey olarak toplumun içimizdeki yerini ne kadar eleştiriyor ve
değerlendiriyoruz? Birey mi toplumu var etmiştir yoksa toplum mu bireyi? Kim bilir belki karşılıklı bir alışveriş durumu söz konusudur, bu başat bir tartışma konusu olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor…