Öğrenci Köşesi/Vehbi Demir
17 Şubat 2020 Pazartesi
gif.habermerkezi@gmail.com

Sarhoş kuşlar

Üniversite çağlarımda staj yaptığım yaz, uykusuz ve yorgun olduğum bir gündü.  Yorgundum çünkü mesleğime saygım vardı. Bu saygı,  beni mesleğimin bana vermiş olduğu mükellefiyetleri yerine getirmeyi gerektiriyordu.  Gazetecilik hakkında duymakta olduğum onca olumsuz eleştirilere rağmen, başka bir meslek yokmuşçasına icra edebileceğim bir mesleğin olduğunu düşünmek istemiyordum.  Çocukluktan beri sessiz çığlıkların sesi olmayı hayal ediyordum. 2019’un, Temmuz ayın Perşembe günü,  hayallerime bir adım yaklaşmanın mutluluğu ve heyecanını yaşıyordum. İşimi hakkıyla yerine getirebilmem için, birden çok yerde çalışmam gerektirdiğini düşünüyordum.  Oturduğum yer ile çalıştığım yer arasında bayağı bir yol mesafesi vardı.  Şirketin ulaşım için istihdam ettiği servislerle gidip geliyordum. Evden servise gelmek için de bir toplu taşıma aracı ile aktarma yapıyordum.  Sabah 06.00’da başlayan seyahatim, 08.30’ da bitiyordu.  Haftada bir gün iznim vardı o günümü de başka yerde çalışarak geçirmeyi tercih ediyordum. Değer verdiğim, sevdiğim bir ablanın referansıyla bir yönetmenle tanışmıştım. Yönetmen, Temmuz’un 23’ünde vermiş olduğu adrese saat 11.00’de orada olmamı istemişti benden.  O saate orada oldum…  TV programı formatında müzik showu olan programın 7. ve 8. bölümlerin çekimini yapıyorduk.  Çekimler gece saat 03.00’e kadar sürmüştü. O günün genel durum özeti; gerçek bir stüdyo ortamında çekim yapmanın kıvancını yaşıyordum. Benim için unutulmaz bir ilk oldu ve ilklerin benim hayatımdaki payı geniş bir yer kaplıyor.  Bu günün bana bırakmış olduğu yorgunlukla ertesi gün sabah 06.00’da gazeteye gitmek için yola koyuldum. Yol boyunca yorgunluktan içimin geçmesiyle hiçbir şey hatırlamıyorum.  Ne oldu, ne kadar sürdü. Nasıl geldik? Bilmiyorum…  Gözümü açtığımda kendimi gazete binasının önünde buldum.  Eski bir yapıya sahip büyük bir binaydı.  “Bu halimle nasıl çalışacağım” dercesine binaya dışardan bakakaldım bir süre.  Sonra paytak paytak yürüyerek ofise çıktım. Çantamı bırakıp sandalyeye oturdum. Etrafa bakındım hiç kimse gelmemişti daha, güzel bir esenlik vardı. Bina; dere yatağında olduğu için etrafında boş, yarısı inşaat çorak bir arazi vardı. Aç olduğumu hissetim, kahvaltı yapmam gerekiyordu ve en yakın börekçi yaklaşık 1 km uzaktaydı. Ee “aç ayı oynamaz” diyerekten yola koyuldum, kollarım sarkık kafam önüme eğik uyurgezerler gibi yürüyorum. Ana girişten sonra temelleri çok önce atılan bayağı eski bir köprü, köprüyü geçtikten sonra sağında ve solunda bina olmayan bir cadde o caddede her akşam keyif yapan Ayaşlılarla dolar. Sabahları ise içtiklerinin kalıntıları olan boş şişeler kalırdı. Caddede yürümeye başladım. Serin bir yel ve Bayağı Dağ Bülbülleri’nin cıvıl cıvıl seslerinin oluşturmuş olduğu bir esenlik senfonisi vardı. Sanki rüzgâr çalıyor da kuşlar söylüyordu. Öyle güzel bir ahenk öyle güzel bir tını vardı ki… Kuşlar Ayyaşların içip içip şişelerini bıraktığı yerdeydiler. Uzaktan bakınca kuşların şarkı söyleyip dans ettiklerini zannettim.  Kuşlara doğru yaklaştıkça ses ve görüntü daha da belirginleşti. Kuşların önünde boş şişeler… Kırık dökük şişelerin köşesinde kalmış etanol vardı.  Kuşlar o kadar yaklaşmama rağmen uçup kaçmıyorlardı. İyice yaklaştım durumu anlamak için, kuşların dans etmediklerini sallandıklarını fark ettim. İçmişlerdi… Susamış olmalılardı. İzlemeye devam ettim… Kanat çırpıp uçacak halleri yoktu. Kendimi kuşların vermiş oldukları konsere gelen tek insan gibi zannettim ve keyifle izledim.