Öğrenci Köşesi / Sinem Çakar
16 Aralık 2019 Pazartesi
thesr28@gmail.com

Kendi pencerelerimizin fotoğrafçısıyız

İnsan dünyaya bir pencere oluşturmak için gelmiştir. Kendi yaşadıkları, gördükleri ve değer kattıkları, hepsi birer tablo veya birer penceredir. Kendimize ait olan bu güzelliklerin oluşumu her yaşanmışlığın altında yatmaktadır. Fakat korkularımız bizim olanı bizden çalmak için varoluşunu yüzümüze vurmaktan çekinmiyor ve biz kendimiz olamamakla birlikte bizim olanı yaşatamıyoruz. Kim neden korkutmuşsa bizi bu kadar, en çok kendimizle karşılaşmaktan korkuyoruz ve en çok kendi gözlerimize bakmaktan korkuyoruz. Neleri görmekten korkuyoruz orada? Hatalarımızı mı? Başarısızlıklarımızı mı? İnsan olduğumuz gerçeğinden mi kaçıyoruz, yoksa herkes gibi olduğumuz gerçeğinden mi? Hep farklı sanıyoruz kendimizi, hep başka hep ayrı. İnsanlar kendilerinden çok kendileri dışında olup bitenle ilgilenmeyi tercih eder. Belki de var olabilme içgüdüsü dış dünyayı insanın önüne geçirmektedir. Ancak, dış dünyayı anlamaya, tanımaya ve bilmeye çalışırken bu işi kendimiz için yaptığımızı unutuyoruz. Biz var kalabilmek için dışımızda olup bitenlerle uğraşırken, dış dünya bizi yavaş yavaş yutuyor.

Gelişim içinde olan kişi, kendi gözlüğünden gördüğü öyküsü ve paradigması ile gerçeğin aynı şey olmadığının farkındadır. Önemli olan kişinin kendi gerçeklerine ve öznel öykülerine rağmen gerçeğe ulaşabilmesidir. Bireyin yaşamış olduklarını anlayabilmesi ve kavrayabilmesi sadece geçmişini dinlemesiyle mümkündür. Birey geçmişini ancak bu sayede unutabilir ve kendi üzerindeki yükü yaşanmışlıkla birlikte aklından ve bugününden çıkabilir. Günümüzde çoğu insan aslında kaçtığını o kadar çok telaffuz eder ki bu bir itiraf gibidir. Bu itiraf zaten düşünce olarak var olan gerçektir. Fakat insanlar bunu kabul etmezler, çünkü insanlık kendisinin işine yaramayan şeylerden kaçmayı sever. Bu kaçışın en güzel yöntemi onlar için uykudur. Farkında olmanın farkındalığını yaşamadan; anın ve benliğin bilincinde olmadan kaçmaya devam ederler. Bazen başkalarının yolundan gider ve başkalarının yönlerine ihtiyaç duyar ya da başkalarının hayatında onların sorumluluğunda risk almadan yaşarız. Başkalarının arzularının hizmetçiliğini yapar ve kendimiz arzulamaktan korkarız. İstemek bir bedel haline gelir ve arzulamanın sonunun her zaman kötü olacağını düşünürüz. Kurallara bağlı kalmamız gerektiği için istemekten vazgeçer ve sadece ihtiyaç dünyasında, güvenli sandığımız bir ütopya içerisinde yaşarız. Daha sonra kısıtlanmalardan, monotonluktan ve alışkanlıklardan söz eder ve kederleniriz. Anlamın derinliğinden korkar ve anlamsızlığın sığ sularında güvenli ama farkındalıksız dolaşırız.

Anlamak; yorulmak, var olanı yıkmak, yeniyi inşa etmek ve bunları yapabilme cesaretini gösterebilmektir. Cesareti oluşturan ise tüm dışlanmışlıklara, engellere, reddedilmelere ve kaygılara rağmen anlamaktır. Anlama giden yol sözdür, sözcüktür ve kelimelerdir. Kelimelerin gücünde ve kelimelerin ardındaki duyguyu hissedebilmektir. Esintiyi fırtınaya dönüşmeden engellemek kolaydır, ama fırtına çoğu zaman esinti değil yıkım yaratır. Bizler inkâr ederek, yok sayarak, geçiştirerek ve görmezden gelerek çoğu şeylerin üstesinden geldiğimizi düşünürüz. Zihnimizi susturduğumuzu zannederiz fakat susturduğumuz çatışmalarımız değil anlık susturduğumuz kaygılarımızdır. Susturulan kaygılar, görmezlikten gelip anlaşılmayan istekler ve olması gereken sesimizin suskun çığlıkları şeklinde karşımıza çıkarlar. Çığlıklar karşısında bir çocuk gibi çaresizlik içinde kalır ve çaresizliğin içinde hayatımıza –kendi parçalarımızdan olan o nadir kesitlerle ama günümüzün yaşantısının getirisi olan- boşluklarla devam ederiz.